9 Temmuz 2007 Pazartesi

Türk Olmak

“ Dünyanın, en tehlikeli eğlencesi Türk olmaktır. Burada hayatın bizzat
> kendisi bile hayata şaşar. Altmış milyonluk bir bungee -jumping’dir hayat.
> Bir beton zemine doğru milyonlarca insan süratle düşeriz. Tam çarpacağımız
> zaman, kim olduğunu kimsenin bilmediği bir güç, ucunda sallandığımız lastik
> halatı çekiverir ve biz yukarılara sıçrarız.
>
> Padişahımızın ırzına geçer, başbakanımızı asar, genelkurmay başkanımızı
> hapseder, gençlerimizi idam sehpalarına gönderir sonra da en güzel aşk
> şiirlerini yazarız.
>
> Hep aptallığımızdan yakınır sonra da dünyanın en akıllısı IMF’yi tam 17
> kere dolandırırız. Paralarını bize nasıl kaptırdıklarını anlamazlar bile…
> Aptallıktan sıkıldığımızda zekâmızla övünür ve bin senedir her yaz
> mevsiminde damlarda yatar ve oradan düşerek ölürüz. Yağmur yağdığında
> ülkenin en büyük kentinin işlek bir caddesinde boğulan yeryüzündeki tek
> insan Türk’tür. Yeryüzünde kendine kanat yapıp uçan ilk insan da Türk tür
> ama…
>
> Devleti kutsal ilan eder sonra da devleti soyarız. “Köylü efendimizdir”
> der köylüleri döveriz.
>
> (…)
>
> Yabancılardan sürekli kuşkulanıp ne kadar yabancı örgüt varsa hepsine
> girmeye çalışanlar Türklerdir. Girmeye çalıştıkları örgütlerin kurallarının
> aslında Türkiye’yi bölmek için hazırlandığına da sadece Türkler inanır.
> Yıllarca, Avrupa Birliği’ne girmemizi sağlayacak yasalardan hiçbirini
> çıkartamayıp, bir gecede başkalarının 10 yılda geçirebileceğinden daha fazla
> yasa geçiririz.
>
> Ömründe hiç trapez yapmamış yetmiş milyon insanın trapez yapmasıdır
> hayat burada.
>
> Bütün dünya, şaşkınlıkla bakarak düşmemizi beklerken biz düşmeyiz.
>
> Biz Türk’üz.
>
> Ya oynar ya ağlarız.
>
> Dünyanın en tehlikeli eğlencesidir Türk olmak.
>
> Ve biz korkuyla eğleniriz…”
>
> Ahmet Altan


Evet Sevgili Ahmet Altan ' ın anlatımıyla Türk olmak.Görülüp dile getirilmekte sıkıntılar yaşanabileceğini düşünenlerin dili olmuş korkusuzca ( hoş korkuyu gerektirecek bir kokuşmuşlukta yok ortada )..,

Erkekler MELEK' TİR..,

Erkekler Melektir :

> Bir gün ormancının biri dalları nehrin
> üzerine sarkan ağacın dallarını keserken
> baltasını suya düşürür. "Aman tanrım"
> diye bağırdığında bir peri belirir ve
> "Ne diye bağırıyorsun?" der. Ormancı
> baltasını suya düşürdüğünü ve yaşamını
> sürdürebilmek için o baltaya ihtiyacı
> olduğunu söyler. Peri suya dalar ve
> elinde bir altın balta ile tekrar belirir.
> "Baltan bu muydu?" diye sorar.
> Ormancı "hayır" diye cevaplar. Peri suya
> tekrar dalar ve bu sefer elinde gümüş bir
> balta ile tekrar belirir ve yine sorar.
> "Baltan bu muydu?". Ormancı yine
> hayır"
> diye cevaplar. Peri suya tekrar dalar ve
> bu sefer elinde demir bir balta ile tekrar
> belirir ve yine sorar. "Baltan bu muydu ?"
> Ormancı "evet" der. Ormancının dürüstlüğü
> perinin çok hoşuna gider ve baltaların
> üçünü
> de kendisine verir. Ormancı mutlu bir şekilde
> evine döner. Bir zaman sonra ormancı
> eşiyle birlikte nehir boyunca yürürken karısı
> suya düşer. Ormancı "Aman tanrım" diye bağırır.
> Peri yine belirir ve sorar: "Ne diye bağırıyorsun ?
> "Ormancı "karım suya düştü" der.
> Peri suya dalar ve Jennifer Lopez ile birlikte
> geri döner. "Senin karın bu mu?" diye sorar.
> Ormancı "evet" der. Peri
> sinirlenmiştir, "Yalan
> söylüyorsun, gerçek bu değil" der. Ormancı "özür
> dilerim peri, ortada bir yanlış anlaşılma söz
> konusu. Eğer Jennifer Lopez için hayır deseydim
> bu sefer Catherine Zeta -Jones ile geri dönecektin,
> ona da hayır deseydim karımla dönecek ve her
> üçünü de bana verecektin. Ben fakir bir adamım ve
> üç karımın sorumluluğunu taşıyabilecek durumda
> değilim. Jennifer Lopez'e evet dememin sebebi budur...
>
> Bu hikayeden alınacak ders :
>
> Ne zaman bir erkek yalan söylüyorsa bunun iyi
> ve saygın bir nedeni vardır ve bu başkalarının
> yararı içindir.
>
> Kendileri için birşey
> istiyorlarsa ekmek
> çarp-sın-dır!!!! ;) :) :);)

8 Temmuz 2007 Pazar

Ertex OTO

Ertex Oto Dekorasyon Genel Müdürü Ercan Malkoç, işi gereği sık sık yurt dışındaki otomobil fuarlarına katıldığını, buralarda her isteyenin rahatlıkla lüks spor otomobilleri inceleyebildiğini anlattı. Türkiye'de düzenlenen otomobil fuarlarında ise bu otomobillerin çevresine bant çekildiğini, ünlü ve zenginlerin dışında kimsenin otomobilleri incelemesine izin verilmediğini belirten Malkoç, ''bu duruma çok içerlediğini ve bunun üzerine yerli bir spor otomobil geliştirmeye karar verdiğini'' söyledi.

Malkoç, ilk otomobilin icadının üzerinden yaklaşık 100 yıl, ilk Türk otomobili olan Devrim'in yapılmasının üzerinden de 46 yıl geçtiğini ifade ederek, şöyle konuştu: ''Ülkemizde 1966 yılından bu yana otomobil üretimi yapılmaktadır. Çağımızın ve özellikle de otomobil sektörünün gelişimi göz önüne alındığında, dünya otomotiv sektörüne bir marka kazandırmamış olmamız bizleri çok üzüyordu. Oysa daha 1938 yılında Türkiye, 140 tane avcı bombardıman uçağı üreterek şu an teknolojilerine imrendiğimiz AB ülkelerine satmıştır. 2007 yılındayız ve uçak yapan bir milletin torunları olarak bir otomobil yapamıyoruz. Cesaretimizin temelinde bu çok önemli bir etken oldu. Artık bu konuda bir şeyler yapmamız gerektiğini düşündük ve Etox'u geliştirdik.''

NEDEN SPOR OTOMOBİL?

Spor modellerin firmaların vitrinini oluşturduğunu ve her otomobil tutkunlarının spor modellerin sahibi olmayı hayal ettiğini dile getiren Malkoç, bu nedenle spor otomobil geliştirmeyi tercih ettiklerini kaydetti.

İnsanların spor otomobillerin her ayrıntısındaki beklentilerinin çok yüksek olduğunu anlatan Malkoç, bu otomobillerin hızlı gitmesinin, aynı zamanda en kısa mesafede durmasının istendiğini dile getirdi. Tasarımdaki beklentilerin de bu yönde olduğunu belirten Malkoç, ''Motordaki performansın dış çizgilere yansıması istenir. Bu beklentileri çoğaltmak mümkün. Bu nedenle spor otomobil üretmek zor bir iştir. Projeye başlamadan önce insanlar bize 'bunu yapamazsınız' diye güldüler. Fakat dünyada zoru başaran Porche, Ferrari, Lamborghini gibi firmalar var. Bizde iddialı başlamak istedik. Belki başlangıçta yıldızları hedef seçtik ama sonunda başarılı bir prototip geliştirdiğimize inanıyoruz. Bu araba çok konuşulacak.'' diye konuştu.

Projeye başlarken öncelikle tasarım ekibini oluşturduklarını belirten Malkoç, tasarımın geliştirilmesinin 6 ay sürdüğünü anlattı. Bu aşamada oldukça zorlandıklarını ifade eden Malkoç, şunları kaydetti: ''Çünkü kendi insanımızın beklentileri doğrultusunda bir tasarım hazırlamamız gerekiyordu. Buradaki beklentiler oldukça yüksektir. Hayallerde hep Ferrari ve Porche gibi otomobiller vardır. Biz onlara benzetmek için yola çıkmadık. Deyim yerinde ise spor otomobilde bir sınıf yaratmak için yola çıktık. Tasarım felsefemizin temelinde 4 kişilik günlük hayatta kullanılabilecek bir otomobil üretmek vardı. Hedeflerimizi bu yönde şekillendirdik. Aynı zamanda da tasarımımız performans isteyen kullanıcılara da hitap edecek görsellikte olmalıydı.

Kişiye göre aile otomobili, kişiye göre günlük hayatta kullanılabilecek spor otomobil, kişiye göre tam bir performans otomobili. Kısacası Etox'a baktığınız açılardan bu özelliklerin tamamını görebilirsiniz. Yüze yakın tasarım eskizimiz arasında şu an prototip üretimini yaptığımız modeli
seçtik.''

SERİ ÜRETİM BELGESİ ALDILAR

Etox'un günümüz otomotiv firmalarının tüm tasarım ve prototip üretimlerini kapsayan süreçleri içinde barındıran iki yıllık çalışmanın sonucunda geliştirildiğini ifade eden Malkoç, prototip hazırlama aşamasında tasarım ekibi de dahil 46 Türk personelin görev aldığını belirtti. Malkoç, aracın şasinin yurt dışındaki diğer özel üretilen emsallerindeki gibi örme şasi tekniğine dayanarak kendi mühendisleri tarafından projelendirildiğini kaydetti.

Malkoç, otomobilin bütün parçalarını kendilerinin ürettiğini, sadece motorunu Fransa'daki bir firmadan aldıklarını ifade ederek, ''Bir süre sonra kendi motorumuzu kendimiz üretmeyi hedefliyoruz. Henüz ilk aşamadayız. Gelişime açık bir proje bu'' dedi. Etox'un günümüz koşullarını sağlayabilecek bir donanıma sahip olması nedeniyle fren testlerinde uluslararası geçerliliği olan R 13H testine tabi tutulduğunu belirten Malkoç, test sonucu bu kapsamdaki gereken tüm kriterlere uygunluğunun tespit edildiğini ifade etti. Malkoç fren sisteminin aynı zamanda ABS'yi de kapsadığını dile getirdi. Etox'un, ayrıca İstanbul Teknik Üniversitesi Otomobil Teknolojileri Araştırma Merkezi'nce (OTAM) Sanayi Bakanlığının 2001/16/AT M1 sınıfındaki motorlu araçlar tip onay yönetmeliği kapsamında yapılan tüm testlerden de başarıyla geçtiğini söyleyen Malkoç, Türkiye'de seri üretim (Tip Onay) belgesini aldıklarını kaydetti. Daha önce üretilen yerli otomobiller ''Devrim'' ile ''İmza''nın ''Tip onay belgesi bulunmadığını'' ifade eden Malkoç, Etox'un künyesinde ''Made in Turkey'' yazan ''ilk otomobil olacağını'' söyledi.

Malkoç, şu an da firmanın kendi testi olan 100 bin kilometrelik yol testine başladıklarını ifade etti. Dörtte biri sorunsuz tamamlanan test sırasında gidilen şehirlerde vatandaşların araca büyük ilgi gösterdiğini anlatan Malkoç, henüz tanıtımını gerçekleştirmemiş olmalarına rağmen şimdiden 3 ön sipariş talebi olduğunu belirtti. Malkoç, Etox için gelen sipariş taleplerini yol testi tamamlandıktan sonra alacaklarını kaydetti.

''İLGİ BİZİ SEVİNDİRİYOR''

Dünya otomotiv sektörü için olmasa bile Türkiye için bir marka yaratmanın zamanının çoktan geldiğine inandıklarını ifade eden Malkoç, ''Markayı firmalar yaratmaz, o markayı kullanan insanlar yaratır ve sahiplenir. Etox'a sokakta ve internet ortamında vatandaşlarımızın gösterdiği büyük ilgi bu konuda bizi oldukça sevindirdi'' dedi. Etox'un, piyasadaki spor otomobiller arasında ''en düşük yakıt tüketimine sahip araç olacağını'' saivunan Malkoç, standart modelin şehir içinde 5.7, şehirler arasında ise 4.1 litre yakıt tüketimine sahip olduğunu söyledi.

Malkoç, en düşük Ferrari modelinin fiyatı 400 bin avrodan başlarken, Etox'un bunun 5'te biri oranında 100-150 bin YTL fiyat aralığında satışa sunulacağını kaydetti.

''TANITIMI ZAFER BAYRAMI'NDA YAPILACAK''

Etox'un geliştirilmesini ''Türk otomotiv sanayinin bir zaferi'' olarak gördüklerini anlatan Malkoç, bu nedenle aracın tanıtımını da 30 Ağustos Zafer Bayramı'nda yapacaklarını söyledi. Yol testlerinin tamamlanmasının ardından hemen seri üretime geçmek istediklerini bildiren Malkoç, Etox'un üç ayrı motor seçeneği ile satışa sunulacağını dile getirdi.

İlk etapta yılda 20 araç yapmayı hedeflediklerini, ilerleyen yıllarda de bu rakamı 500'e kadar çıkarmak istediklerini ifade eden Malkoç, araçlarının her birinin kişinin istediği üzere ayrı ayrı özelliklere sahip olacağını kaydetti.

Malkoç, daha şimdiden Güney Kore'den bir firmanın projeye ortak olmak istediğini belirterek, ''Ancak yerli bir firmayla ortak olmayı tercih ederiz'' dedi. Gerek çizgileri, gerek kullanım özellikleri ve gerek motor çeşitliliğiyle anlatan Etox'un, 125 beygir (hp) gücünde 1500 cc hacminde dizel motor kullanılan standart modelinin yanı sıra 220 hp güç üretebilen 3000 cc dizel ve daha fazla performans isteyenler için de 272 hp güç üretebilen özel bir V6 benzinli motor seçenekleri bulunuyor.

LAMBORGHİNİ DE BÖYLE BAŞLAMIŞTI

Ünlü spor otomobil Lamborghini de benzer bir hikayeyle üretilmeye başlanmıştı. İkinci Dünya Savaşı'nın öncesi ve sonrasında önemli bir traktör üreticisi olan Ferruccio Lamborghini'nin bir Ferrari otomobili vardı.
Ferrari'nin debriyaj aksamının kendi traktörleriyle aynı olduğunu fark eden Lamborghini, Enzo Ferrari ile görüştü ve onu bu konuda eleştirdi. Fakat Enzo Ferrari Lamborghini'yi basit bir traktör üreticisi olarak görerek onu dinleme gereği duymadı. Bunun üzerine Lamborghini, Ferrari'ye rakip kendi spor arabalarını üreterek, Enzo Ferrari'den intikam almaya yemin etti. Daha sonra Ferrari'yi eleştirdiği her konuda Ferrari'den çok daha üstün olan Lamborghini 350 GT'yi yaptı.

Kendi sermayemizle bizden birinin türk otomobili üretmeye çalışması ve üretmesi heyecan verici.Yalnız Ferrari veya bir başka otomobil markasına rekabeten üretildiğinin ima edilmesini yanlış bulsam da çıkılan bu yolda kendilerine gösterdikleri çabalardan dolayı teşekkürlerimi sunarım.Umarım bir sonraki yazılarımda Etox markasının başarılarını da yazarım..,

Google - Skype Rekabeti

İnternet arama motoru devi Google şirketi, merkezi California'da bulunan internet telefon servisi şirketi GrandCentral Communications'i satın aldı.

GrandCentral 2005 yılında Yahoo'ya satılan Dialpad Communications'da yöneticilik yapan Craig Walker ve Vincent Paquet tarafından kurulmuştu.
2006 yılında faaliyetlerine başlayan firma, ev, iş ve cep telefonlarını tek bir telefon numarası altında birleştiriyor ve tüm hatlara gelen ses mesajlarına da internet ya da telefon yoluyla ulaşımı sağlıyor.

Google'ın bünyesine kattığı bu yeni şirket sayesinde geliştireceği servis ağıyla Skype ve benzeri VOIP servisi veren şirketlerle rekabete başlayacağı tahmin ediliyor. GrandCentral servisinden yararlanan kullanıcılar, Google ile yapılan bu yeni antlaşmadan zarar görmeyecekler ve aynı şekilde hizmet almaya devam edecekler.

Google, geçtiğimiz yıl YouTube'u 1,65 milyar, DoubleClick'i ise 3,1 milyar dolara satın almıştı. GrandCentral ile yapılan antlaşmanın ayrıntıları ise açıklanmadı.

6 Temmuz 2007 Cuma

Haydin GO.... ?!?!..,

Uzun zaman oldu tatil yapmayalı, özlemişmiyim yoksa unutmuşmuyum karışık duygularla gittim geçen pazar Silivri' ye.Yanımda neler almam gerektiğini dahi unutmuşum.Onu alıyor yok vazgeçiyor diğeri bir diğeri derken uzun bir zaman kaybettim.Bu zaman yapmaya çalışacağım 3-4 günlük bir tatil için oldukça büyük bir zaman kaybıydı.İşte şort,havlu,tişört derken en yakın dostlarım olan kitaplarımı da almadan olmazdı ama hangi birini :) .Yakın zamanda aldığım ama piyasada uzunca bir geçmişi olan Kemal Tahir' in Gangsterler Kraliçesi adlı kitabını aldım yanıma öncelikle.Buna ilaveten son dönemlerde ( Metal Fırtına adlı kitaptan sonra ) moda olan Türkiye ve diğer ülkeler üzerine kehanetler içeren bir diğer kitap olan Kırmızı Melek- Sadık İlhan- ' i de yanıma aldıktan sonra herşey tamamdı benim için.Otogardan ilgili otobüse binerek tatilimi başlatıyordum artık.Mavi Yelken'de inerek uzunca bir zamanın yaşatmış olduğu geçici hafıza kaybımla beraber ufak bir zaman kaybına neden oldu dayımın yazlığını bulmam.Yeşil Kent sitesine gidecektim ama etrafta bu siteyi simgeleyen ya da isminin yazılı olduğu bir tabela vb. işaretler göremeyince telaş içinde " selamun aleykum dayı yeşil kent sitesi ne taraftaydı ?" diye pala bıyıklı irice bir dayıya sordum sanki hiç sormamışım ve duymamışcasına "görmüyormusun, okuman yazman yokmu" diyerek arkamdaki,üste sitenin girişini belli etmeye çalışan yeşil arka fon üzerine yeşil ile yazılmış Yeşil Kent yazısı.Harika bir başlangıçtı uzunca bir aradan sonra gelmiş olduğum bu şimdiden ilginç olacağını belli eden siteye girişim.Adı üstünde sitenin ismi yeşil kent ama ismiyle örtüşmeyen bir ortam içerisi.Eve geldiğimde uzunca bir merasim ve nerde kaldılardan sonra uzunca bir zaman kaybettiğimi farkettim.Herşeye rağmen birokşey beni bekleyebilirdi belki bekletiyordum da ( deniz, kumsal,kızlar,yosun,parktaki salıncak,gece beni ısırmak için uygun zaman kollayan sivrisinekler...)
Şimdi siz diyeceksiniz herşey tamam da bu haydin go meselesi nedir? haydin go(?) ne demek?Yaşlı kurt eniştemi alarak indik sahile yaklaşık saat 21.00 civarıydı.Haliyle yazlık kent olduğundan gençler ve bunların biraz altındaki yaş grubundan olan hareketli insancıkların olması yadırganamazdı.Sahile usulca iniyorduk ki bununla karşılaştım ( haydin go). Sevimli bir kız çocuğu parkın önündeki bisiklet garajından bisikletini aldıktan sonra arkasındaki arkadaşlarına dönerek ne derse beğenirsiniz ya da ne diyebilir diye mi sorsam :) " Haydin go " dedi ve arkadaşları da peşinden hızla araçlarına binerek peşi sıra yola koyuldular.20 saniye kadar kala kaldım.Bizim bildiğimiz ve söylemlerimizde alışılan gelen " haydi kızlar, beni takip edin,beni kim yakalayacak, en arka gelen götü boklu.., gibi telaffuzlarımız şimdi Haydin Go olmuş :( .İşin ilginç tarafı ben kala kalırken haydin go diyen kızın arkadaşlarının, kızın ne demek istediğini anlamaları :). Güzel Türkçemiz yabancılardan arındırılmaya çalışılırken yabanlaşmamız çok vahim.Benim bu yazdıklarımın anlaşılabilmesi için de benim "Haydin see you" demem gerekir sanırım :(

VÜCUDUMUZUN SU İSTEMESİNİN 46 BAHANESİ ;)

İranlı hekim Batmanghelidj'e göre tüm hastalıkların esası vücudun susuz kalmasından kaynaklanıyor. Batmanghelidj vücudun 46 nedenle su istediğini söylüyor.
Suyun her zaman yararlı olduğunu biliyorduk da, şimdi onun, niçin doğanın en basit, en etkili, en güvenli ve en "yan etkisiz" mucizevi ilacı olduğunu öğrenmek zamanı. Yeni ve sağlıklı bir yaşama başlamak, şu an ellerinizin arasında tutacağınız bir bardak suda.
Çünkü hayatımızın en vazgeçilmez ama bilinçli olarak, öneminin asla farkına varamadığımız birincil ögesi: Su!.. Su / Hasta Değil Susuzsunuz adlı kitapta konuyla ilgili oldukça orijinal ve dikkate alınması gereken tespitler var...
Yalnızca canımız istediği zaman su içeriz. Öte yandan, Ay'ın milimetrik birtakım hareketlerinin dünyamızdaki suyu etkilediğini, böylelikle denizlerin yükseldiğini ve alçaldığını coğrafya kitaplarından da biliriz.
Durum böyleyken, yani insan evladı da bu dünyanın malzemesinden oluştuğuna göre, vücudumuzdaki su seviyelerinin ne âlemde olduğunu aklımıza bile getirmeyiz. İçinde bulunduğumuz toplumun yeme içme alışkanlıklarının bir eseri olarak, edindiğimiz su içme alışkanlığı bütün hayatımıza egemen olur, örneğin acılı bir yemeğin üzerine iki bardak su içmek rahatlatır, yazın sıcaklarda canımız hep su ister, vesaire.
Oysa İranlı hekim Batmanghelidj, Su / Hasta Değil Susuzsunuz adlı kitabında hiç de böyle düşünmüyor. Tüm hastalıkların biricik nedeninin, vücudun susuz kalması olgusuna dayandığını öne sürüyor. Bu öne sürüşünü "binlerce su deneyimi" ile de açıkça ortaya koyuyor.
Dr. Batmanghelidj, suyun bilumum hastalıklara iyi geldiğini, insanı iyileştirdiğini "tesadüfen" hapishanede öğrenmiş. Peki, bir hekimin, eğer cezaevi doktoru değilse orada işi nedir? Doktorumuz bir suçlu! Suçu, Şah döneminde rejim karşıtı devrimci örgüt Halkın Mücahitleri'ne yardım ve yataklık yapmak. Mollalar iktidara geldikten sonra da doğal olarak tutuklanıyor ve İran'ın en ünlü işkencehanesi Evin Hapishanesi'ne atılıyor.
Malum, bilenler biler (!) hapishaneler yeme-içme, sindirim-boşaltım koşulları açısından bir insanın, özgürlüğüne kavuştuktan sonra bile hayatının sonuna kadar kendini toparlayamayacağı, cezalandırma mekânlarıdır.
Hal böyle olunca, alabildiğine maddi ve manevi işkence gören ve doğru dürüst beslenemeyen insanların ilk başına gelen midelerinin iflas etmesidir.
Bir gün koğuşta, hapisliklerden birisi inanılmaz mide sancılarıyla kıvranmaya başlayınca, doktorumuz gayri ihtiyarı olaya müdahale ediyor ve adamcağıza iki bardak su içiriveriyor. Çok geçmeden sancıların dindiğini gözlemliyor. Bu olay, Dr. Batmanghelidj'in, suyun hastalıkların tedavisinde ne denli bir etkisi olduğunu ilk keşfettiği an oluyor. Bundan sonra su çalışmalarını yoğunlaştıran yazarımız, 2,5 yıl içerisinde Evin'in tezgahından geçen yaklaşık 2 bin tutuklu ve hükümlüyü birer iyileştiriyor, yalnızca suyla.
Derken, 2,5 yıl kadar sonra tahliye zamanı geldiğinde, hapishane müdürüne ricada bulunuyor, "lütfen beni 1 yıl daha burada tutun, zira araştırmalarımın en önemli evresine girmiş bulunmaktayım ve bu kadar çok hastayı dünyanın hiçbir yerinde, bu koşullarda bulamam."
Böylece, yazarımız 1 yıl daha "gönüllü hapislik" hayatını sürdürüyor, sonra da doğru Amerika'ya. Araştırma ve çalışmaları yıllarca sürüyor ve nihayet bu kitap ortaya çıkıyor.
Yazarımız, önsözünde şu anlamlı cümleleri kullanıyor: "Bu kitapta okuyacaklarınız yeni bilgilerdir ve bunlar fizyoloji bilimine yeni açıklamalar getirmektedir. Burada sözü edilen fizyoloji, ilaç üreticilerinin kullandıkları bilim değil, vücuttaki canlı dokularla organların doğal çalışmalarını tanımlayan bilim dalıdır. Bu kitap, bazı önemli sağlık sorunlarıyla bu sorunlarının nedenlerinden ve doğal yöntemlerle tedavilerinden söz etmektedir. Bir sağlık sorununun nedeni ve tedavisi açığa çıktığında, hiç kimsenin anlayamadığı tıbbi terimlere gerek kalmaz. Burada okuyacaklarınız kapsamlı bir klinik ve bilimsel araştırmaya dayanmaktadır.
Bu kitaptaki bilgilerini derleyebilmek için, 1950'de Londra'daki St. Mary Üniversite Hastanesi Tıp Fakültesi'nde başlayan tıp eğitimimden sonra 22 yıldan fazla araştırma yaptım, çalıştım ve yazdım.
"Bu kitapta, birçok ciddi hastalığın tedavi nedeni olan kronik gizli dehidrasyonun (susuzluğun) fizyolojik etkisi ve metabolik komplikasyonlarından söz edeceğim. Bugün, bunun çağdaş tıbbın en büyük gelişmesi olduğunu inananlar var."
Çağımızın bazı sağlık sorunlarından söz eden bu basit sunum, bütün dünyada bilim ve mantığa dayalı tıbba geçiş için bir rehber olacaktır. Elinizdeki kitap, toplumun ivedi çözüm isteyen sorunları için yazılmıştır. Özellikle 15 milyon astımlı çocuğun ailesinin bu hastalığın nedenini ve çocukların yaşamlarını kurtarabilecek basit ve ucuz tedavi yöntemini öğrenmesi çok önemlidir."
Yazara göre vücudumuz tam 46 nedenle suya ihtiyaç duyuyor.
1- Hiçbir şey susuz yaşayamaz.
2- Göreceli su yetersizliği vücudun bazı fonksiyonlarını önce bastırır, sonra öldürür.
3- Su temel enerji kaynağıdır, vücudun "nakit akımıdır."
4- Su vücudun her hücresinde elektriksel ve manyetik enerji üretir, bize yaşam gücü verir.
5- Hücre yapısındaki maddeleri birbirine bağlayan bir yapıştırıcıdır.
6- DNA hasarını önler ve onarım mekanizmalarının daha iyi çalışmasına yardımcı olur, böylece üretilen anormal DNA sayısı azalır.
7- Bağışıklık sisteminin (bütün mekanizmalarının) merkezi olan kemik iliğinde, bu sistemi kanser de dahil olmak üzere, çeşitli hastalıklara karşı güçlendirir.
8- Bütün besinlerin, vitmin ve minerallerin temel çözücüsüdür. Vücutta besinleri küçük parçalara ayırır, sindirimlerinde ve son metobolik aşamalarında görev yapar.
9- Besinlere enerji verir ve parçalanan besinler sindirim sırasında bu enerjiyi vücuda aktarır. Susuz yenen yemeğin vücut için hiçbir enerji değeri yoktur.
10- Su, besinlerdeki gerekli ögelerin emilimini artırır.
11- Bütün ögelerin vücuda taşınmasına yardımcı olur.
12- Akciğerlerde oksijen toplayan kırmızı kan hücrelerinin çalışma verimini artırır.
13- Hücreye ulaşan su, o hücreye oksijen verir ve atık gazları vücuttan atılmaları için akciğerlere taşır.
14- Vücudun çeşitli bölgelerinden zehirli atıkları toplar ve atılmaları için karaciğer ya da böbreklere taşır.
15- Eklem boşluklarındaki temel yağlayıcı maddedir, artrit ve sırt ağrılarının oluşumunun önlenmesinde yardımcı olur.
16- Omurgadaki diskleri "şok emici su yastıkları" na dönüştürür.
17- Bağırsakları en iyi çalıştıran yağlayıcı maddedir, kabızlığı önler.
18- Kalp krizi ve felce karşı koruyucudur.
19- Kalp ve beyin damarlarında pıhtılaşmayı önler.
20- Vücudun soğutma (terleme) ve ısıtma (elektrik) sistemleri için vazgeçilmezdir.
21- Düşünme başta olmak üzere, bütün beyin fonksiyonları için bize güç ve elektriksel enerji verir.
22- Serotonin ve diğer nörotransmitterlerin (sinir ileticileri) üretimi için vazgeçilmezdir.
23- Melatonin de dahil olmak üzere, beyinde üretilen bütün hormonların yapımı için gereklidir.
24- Çocuklarda ve yetişkinlerde dikkat yetersizliği sorununa çözüm getirir.
25- Çalışma verimini artırır ve dikkat aralığını büyütür.
26- Su dünyadaki diğer bütün içeceklerden daha kolay bulunabilir ve hiçbir yan etkisi yoktur.
27- Stres, gerginlik ve depresyonun hafiflemesine yardımcı olur.
28- Uykuyu düzenler.
29- Yorgunluğun giderilmesine yardımcı olur ve bize gençliğin enerjisini verir.
30- Cildi yumuşatır ve yaşlılık belirtilerinin azalmasına yardımcı olur.
31- Gözlere canlılık ve parlaklık verir.
32- Glokomdan korunmamıza yardım eder.
33- Kemik iliğinde kan üretim sistemlerini düzenler, lösemi ve lenfoma oluşumunun önlenmesine yardımcı olur.
34- Vücutta enfeksiyon ve kanser hücrelerinin geliştiği bölgelerde bağışıklık sistemini güçlendirmek için çok gereklidir.
35- Kanı sulandırır ve dolaşım sırasında pıhtılaşmasını önler.
36- Kadınlarda, adet öncesi ağrıyı ve ateş başmasını hafifletir.
37- Kalp atışıyla birlikte kanı sulandırıp dalgalandırarak dolaşımdaki katı maddelerin dibe çökmesini engeller.
38- İnsan vücudunda dehidrasyon sırasında kullanılabilecek bir su deposu yoktur. Bu nedenle gün boyunca düzenli olarak su içmemiz gerekir.
39- Dehidrasyon cinsellik hormonunun üretimine engel olur, bu iktidarsızlık ve libido kaybının başlıca nedenlerinden biridir.
40- Su içtiğiniz zaman susuzluk ve açlık duygularını ayırt edebilirsiniz.
41- Kilo vermenin en iyi yolu su içmektir. Düzenli aralıklarla su için ve sıkı bir rejim yapmadan zayıflayın. Acıktığınız zaman aşırı yememeli, ama susadığınızda suyunuzu içmelisiniz.
42- Dehidrasyon doku boşlukları, eklemler, böbrekler, karaciğer, beyin ve deride zehirli çökeltilerin birikmesine yol açar. Su bunları temizler.
43- Su, gebelikte sabah bulantılarını azaltır.
44- Zihin ve vücut fonksiyonlarını bütünleştirir. Kara verme ve hedefleri belirleme yeteneğini artırır.
45- Yaşılıkta bellek kaybının önlenmesine yardımcı olur. Alzheimer, multipl skleroz, Parkinson ve Lou Gehring hastalıklarının riskini azaltır.
46- Kafein, alkol ve bazı ilaçlara duyulan bağımlılığın giderilmesine yardımcı olur.

Bu kitabı ilk okuduğundan bu yana artık "bol sulu bir yaşam süren" kitap editörü de ısrarla bu kitabı tavsiye etmektedir: Çünkü, vücudunuzu, yıllardır, bir "atık ilaç deposu" haline getirmekten bir an evvel kurtarmanız gerekiyor...

TEBRİKLER, MICHAEL SAUSER

Geçen gün sevdiğim bir dostumdan mail aldım Tebrikler, Michael Sauser başlığıyla.Maili açtığımda mailin nerde saklı olduğunu görene kadar biraz zaman kaybetsem de hotmail' in gereksiz olduğunu düşündüğüm birçok anlamsız yazılarından sonra mailime ulaştım.Kocaman bir Türk Bayrağının hemen altında baş gösteren dostumuzun ( birazdan anlatıcaklarımdan sonra eminim sizin de dostluğunuzu ve sevginizi kazanacaktır ) resmi ve ismi.Nasıl bir alaka olabilirdi ki.Gelelim mailin içeriğine ve neden tebrik edildiğine.
Almanya' nın ünlü televizyon program sunucusunun sunduğu " Bahse Var mısın" televizyon yarışmasına katılan Sauser , 188 ülkenin Ulusal Marşlarını notalarıyla beraber okuyabileceğini iddaa eder.Yarışma konseyi tarafından bahsi değer görülür ve konsey 5 ülkenin Ulusal Marşlarını söylemesini kararlaştırı.Peki bu ülkeler hangileriydi : Çin , Mısır, Tayland, Bosna Hersek ve Türkiye.Bahse girilir ve Sauser ilk dört ülkenin Ulusal Marşlarını başarıyla seslendirir.Konsey bu dört ülkenin Ulusal Marşlarını söylemesinin bahis için yeterli olacağını ve yarışmayı kazandığını açıklamasına rağmen Sauser bahiste bulunan Türkiye Ulusal marşını da okumak istediğini söyler.Kararında ısrarcı olduğunu da belirtir.Kısa bir tereddütten sonra yayıncı ve yapımcılar Sauser' in isteğini kabul eder.Yalnız Sauser Türk Ulusal Marşını seslendirmeden önce salondaki bulunanlara kısa bir açıklama ve istekte bulunur : " Türk Ulusal Marşı ayakta dinlernir, kalmanızı rica ediyorum " Bütün yarışmacı ve seyirciler kısa bir şaşkınlıktan sonra ayağa kalkarlar ve Saygıdeğer Sauser Türk Ulusal Marşını seslendirerek bahsini kapatır.
Evet bunları okuduktan sonra neden başta dostumuz dediğimi ve ve diyeceğimin en büyük kanıtıdır bu herhalde.Okuduktan ve buraya aktarımıma devam ederken dahi heyecanlanıyor ve onur duyuyorum.Nasıl bir yarışmadır ki bahisteki 4 ülkenin Ulusal Marşını okuduktan sonra bahsi kazandığını belirtiyor, nasıl bir yarışmacıdır ki Türk Ulusal Marşını okumakta ısrarcı olabiliyor ve herkesi ayakta dinlemeye davet ediyor.Sonsuz saygı ve sevgilerimle kendisini birkez daha kutluyor, teşekkürlerimi ve teşekkürleriniz bir borç biliyorum.
TEBRİKLER MICHAEL SAUSER, TEŞEKKÜRLER MICHAEL SAUSER.